Şiddet Fragmanları: 2013 Sonrasında Türkiye’de Kamusal Şiddetin Dönüşümüne İmgelerle Yaklaşmak

Not: Bu sunum video-essay formatındadır. Bu metnin video için bir giriş ve bir kolaylaştırıcı olarak işlev göstermesi hedeflenmiştir. 

Nereden başlamalı, nerede bitirmeli? Yaşamakta olduğumuz şeyler hakkında konuşma isteği çok kuvvetli fakat şu soruyu sormadan da edemiyoruz: biz kimiz ki bunlar hakkında konuşacağız? Bütün bunlar yaşanırken biz neredeydik? Arkadaşlarımızın ve akrabalarımızın ısrarlı telefon aramaları sonucunda daha birkaç saat önce geçmiş olduğumuz bir sokakta az önce bir bombanın patlamış olduğunu öğrendiğimizde neredeydik? Koca koca mahalleler yasallıkla silahlı ve iyi organize otoriteler tarafından terörize edilirken neredeydik, tembelliğimiz ya da korkumuz dolayısıyla gitmediğimiz bir eyleme yapılan saldırıda başımıza bir şey gelmezken neredeydik? Bazen şans bazen de korkaklık sayesinde hayatta kalmış kişiler olarak konuşmaya ne kadar hakkımız var – hayatta kalanın utancıyla ne yapacağız?

(Agamben:1999, s. 97) Ve dahası: şiddet karşısında kendimizi sınırlandırmaktan, şiddeti daha az görmeye ve duymaya çalışmaktan, kendimizi ve kendi hayatlarımızı korumaya çalışmaktan, gördüğümüz zararı minimuma indirmeye çalışmaktan, illa birileri kurban olacaksa başkalarının kurban olması için uğraşmaktan başka bir şey yapmazken şiddet hakkında nasıl konuşabiliriz? Şiddet hayatlarımızı ve ilişkilerimizi paramparça ederken, ondan kaçarak evlerimize doğru koştuğumuz sırada; imge parçalarıyla, hikaye parçalarıyla, bütününü asla kavrayamadığımız olayın parçalarıyla birlikte kendi köşemize doğru yollanırken şiddetin bize ne yaptığını anladığımızı nasıl iddia edebiliriz? 

Şiddet hakkında düşünmeye çalıştığımız her defa üzerimize atılan sorular bunlar. Bunlar insanı felç eden sorular. “2013’teki Gezi Direnişi’yle başlayan adı konmamış, henüz bitmemiş, sürekli değişen güvensizlik döneminde Türkiye’de yaşayan bizler” diyerek başladığımız bir cümleyi bile sonlandırmakta güçlü çekiyoruz. Bu cümleye eklenmesi gereken, eklenmediği takdirde cümlenin eksik kalacağı çok sayıda parantez bizi devam etmekten alıkoyuyor. Eksik kalmayı ise istemiyoruz – mesajın aktarılabilmesi için aracının pürüzsüz olması gerekli. Fakat neden Gezi? Türkiye tarihinin şiddetin normalleştirilmesinin tarihi olduğunu, daha 2013’ten çok önce nüfusun yeniden şekillendirilmesi ve disiplin altına alınması için, belli bir düzenin tesisi ve tahkimi için pek çok şiddet aracının ve sistematiğinin kullanıldığı bir tarih olduğunu görmüyor muyuz? Gezi Direnişi Türkiye’nin Batısındaki kent merkezlerinde yaşayan “makbul vatandaş”ın (bile) ilke kez devlet şiddetine maruz kalışı değildi. Gezi sonrası dönem bu topraklarda adına kamu düzeni denen şeyin muhataplarına karşı işlevsiz, alakasız ve hatta zararlı hale geldiği ilk sefer de değildi. Yine de biliyoruz ki – herkesin bildiği ve sonrasında gelen olayların da teyit ettiği gibi – Gezi Direnişi’yle beraber başlayan bir şeyler vardı. 

Bu gerçekliği bütünlüğü içerisinde kavrayamıyoruz. Bir sokakta bir bomba patladığında ya da bir muhalif Yusuf Hayaloğlu’nun deyimiyle “yasal mermiyle” katledildiğinde, bu olayı olaya dair olgusal bilgiyi dikkatlice gözden geçirerek kavramıyoruz. Olaya dair bütün kamera kayıtlarını izlesek, orada bulunan herkesin ifadelerini dinlesek bile – ki bu nadiren mümkündür – kanın kokusunu alamayız. Patlamanın ve kırılan camların sesini duyamayız. Bir patlamanın ardından olay yerinde yatan yüzlerce kuş ölüsü hakkında konuşan pek olmaz. Bazıları sesi duyar, bazıları sıcaklığı hisseder, bazıları ise olayı uzak bir arkadaştan gelen zamansız bir telefon aramasıyla öğrenir: “İyi misin?” Gerçekliğimiz zorunlu olarak parçalı kalır. Yine de ortak bir gerçekliği varsayarız, bu gerçekliği bütün olarak bildiğimizi varsayarız. 

Leibniz’ci geleneği takip eden Hannah Arendt bir şeye ya da bir olaya dair bir ortak gerçekliğin her bir bireyin deneyiminin ve kanaatinin bir araya getirilmesiyle, bu deneyimleri istişare yoluyla olgusal hakikate dönüştüren kamusal tartışma aracılığıyla kurulduğunu iddia eder. (Arendt:1961, s. 336) Ancak bu tanım “olan”a değil “olması gereken”e dair bir tanımdır. Kamusal olaylarla ilişkimiz rasyonel tartışmalardan ziyade imgeler aracılığıyla kurulur. Siyasetin esası itibariyle olanla görünen arasındaki gerilime dayalı olduğunu fark eden ilk insan muhtemelen Machiavelli değildir. (Machiavelli:2004, b. XV) Machiavelli’nin yaşadığı çağda imgelerin çoğunlukla yalnızca imge olarak değil anlatılar olarak dolaşıma girdiğini ve günümüzden daha yavaş dolaştıklarını varsaymak mümkündür. Ekranlarla çevrili ve imgelere boğulmuş olarak yaşadığımız bu çağda ise imgelerin akılcı ve dikkatli istişarelerden çok daha hızlı bir şekilde hareket ettiğini söyleyebiliriz. Bir olayın hakikati – yani gerçekliğine uygun bilgisi – otoriteler tarafından olaydan bir süre sonrası tesis edilebilir, ancak hakikatin ne olduğuna karar vermek için genellikle tartışmaların sona ermesini beklemeyiz. Hakikatlerimizi yolda gelişine göre, zamanda ilerledikçe inşa ederiz. Onları imgeler üzerinden inşa ederiz. Bu özellikle kamusal şiddet söz konusu olduğunda, şiddet kamu tarafından, kamusal alanda ve kamuya karşı icra edilirken geçerlidir zira böyle durumlarda istişarenin üzerinde gerçekleşmesi beklenen zeminin ta kendisi istişarenin bazı tarafları için üzerinde durulması imkansız gelir. Şiddetten kaçarak bir yere sığındığınızda, ne olup bittiğini öğrenmek için sığınağınızdan haber sitelerini ve sosyal medyayı karıştırdığınız sırada, olayın parçalı imgeleri o olaya dair güvenebileceğiniz tek bilgidir.

Şiddet içeren bir karşılaşmanın gerçekliği temelde bu karşılaşmaya dair imgeler üzerinden kurulur, biz bu karşılaşmayı kavramaya imgeler üzerinden yakınlaşırız. Ancak bu, imgenin olayın hakikatine sadık olduğu anlamına gelmez – aksine. İmgeler başka imgelere bağlanır, anlatılara referans verirler. Anlamlar yaratır, anlamlar tarafından yaratılırlar. Çeşitli kuvvetlerin hakikat rejimlerini inşa ve yeniden inşa etmek için üzerinde mücadele ettikleri zemini teşkil ederler. İmgeler değişir, bağlamlar değişir, bizim onlarla kurduğumuz ilişki değişir. Bu çalışmada bütün bu hakikatlerin inşa edilmiş olduğunu hatırlamaya ve kendi hakikatimize sadık kalmaya çalıştık. Bizim hakikatimiz tüm bu şiddet dolu karşılaşmalardan hiçbir katharsis’in devşirilemediği, bu karşılaşmaların her birinin bizi parça parça ettiğidir. Onlardan çıkardığımız anlamların, bu parçaları yeniden bir araya getirme teşebbüslerinden ibaret olduğudur. Türkiye’de sıkça görmemizin salık verildiği “büyük resmi” biz göremiyoruz. Bu nedenle küçük resme odaklanıyoruz. Küçük resim, günlük hayatlarımızda şiddet deneyimlerinin imgelere ve tahayyüle dökülme biçimlerinin çoğulluğudur. 

fragman 1: çatışmaların zavallı imgeleri

Resim 1: Geziparkarchives’dan bir görüntü, kameraman kitleyle beraber kaçış halinde 

Haziran 2013’te başlayan Gezi Direnişi yüzyıllar süren bölünmüşlük, kutuplaşma ve toplum-içi düşmanlıktan nihayet kurtulmuş yeni bir Türkiye’ye dair umut verir nitelikteydi. Sokaklar yalnızca eylemlere katılmakla kalmayan ve onları kaydeden, internetten canlı yayınla paylaşan, resimleyen ve yaşanan şeylerin kolektif hafızada kalması için onları arşivlemeye çalışan neşeli insanlarla doluydu. Gezi aynı zamanda bir karşı-arşiv / anarşiv yaratma yönünde büyük bir çabanın gösterildiği bir andı. Eylemciler “o an sokaklarda yaşanmakta olan her şeyi” audiovizüel olarak belgeleyerek hegemonik hafıza politikalarına karşı gelme amacındaydılar. 

“Kötü görüntülere” (Steyerl: 2012, s. 32) bir övgü olarak bu fragman, kolektif olarak toplanmış bir audiovizüel torrent arşivi olan Geziparkarchives’dan alınan görüntüleri – kameranın kendisinin şiddete maruz kaldığı görüntüleri – bir araya getirmektedir. Kamera, göz yaşartıcı gaz ve tazyikli su arasındaki karşılaşmaları; normalde bir arşivin fazlalıkları olarak değerlendirilecek ve editörler tarafından değer görmeyecek bulanık, sisli, kameramanın öksürdüğü anları topladık. Bu anlar aynı zamanda birer video-aktivist olan protestocuların çatışmalar esnasında şiddeti doğrudan belgeledikleri anlardır. Bu fragman, savaşların yüksek çözünürlüklü olarak izlenebildiği bir çağda şiddet içeren karşılaşmalara dair bu kötü görüntülerin bize imgeler hiyerarşisi ve şiddet hakkında neler öğretebileceğini sormayı amaçlar. Polis şiddetine dair normal görüntülerden estetik ve biçimsel olarak farklı olan bu görüntülerle birlikte bu fragman “kendi soyutlamasında” bir şeyleri açığa çıkarabilir, “oluşmakta olan bir görsel fikir” teşkil edebilir. (Steyerl:2012, s. 32) Belki bu şekilde, “ekranın lanetlilerinin yani audiovizüel üretimin atıklarının, dijital ekonomilerin kıyılarına vuran çöplerin” kullanımıyla “şiddet görüntüleri ekonomisine yeni bir alternatif yaratmak” mümkün olabilir. (ibid. p.32)

fragman 2: tereddüt etiği

Neyi göstermeliyiz? Nasıl göstermeliyiz? Şiddet içeren imgelere dair etik nasıl olmalıdır? “Frankofon ve Anglo-Sakson ekolleri bile bu konuda anlaşamaz” der Céline, bu iki ekolün dolaşımda olan şiddet imgelerinin kullanımına yaklaşımlarındaki farka işaret ederek. “Bu imgelerin bazılarının neredeyse birebir aynı olduğunu düşünmüyor musunuz siz de,” der bir diğeri, Gezi ve 15 Temmuz’dan kalan imgeleri karşılaştırmamız ve beraber ele almamız gerektiği önerisiyle. “Hangi imgenin hangi olaydan olduğunu anlamak bile zor bazen.” “Yok, gayet anlıyorsun” der bir diğeri. Gülerler. Tartışma devam eder, en küçük kararı bile verememişizdir. “Gezi’den 15 Temmuz’a giden dönem çok yoğun, çok gergin. Şiddetten bahsettiğimizde bir sürü olay var elimizde, saldırılar, bombalamalar, polis şiddeti ve daha bir sürü şey.” “Soma’dan hiç görüntü yok,” der Sanem. Esra madende yakınlarını kaybetmiş olan insanlara yapılan saldırıların görüntüleri olduğunu hatırlatır. “Peki Cizre, Suruç?” “Sur’un yıkımından bazı görüntüler var.” “Hepsini kullanamayız.” “Hepsini göstermemizi istemiyorum,” der biri. “Ben bütün bu görüntüleri izlemek zorunda kaldım, bütün bu bombalamaları, saldırıları falan ve keşke izlemek zorunda kalmasaydım, keşke onları hiç görmemiş olsaydım. Keşke bunlar olmasaydı da ama benim o gün, 10 Ekim’de, tren garının önünde olan arkadaşlarım vardı.” “Bu görüntüleri sıkça izlemiyorum aslında.” “Yanan bedenlerin kokusunu bilmiyorum ben.” “Bu görüntüleri bir akademik konferansta göstermek etik olarak doğru mu? Ya orada izleyiciler arasında buralarda bulunmuş, bunları yaşamış bir insan varsa? Ya onlar için travmatik bir deneyimin hatırlanması olacaksa bu?” “Ama biz de o anı defalarca izlemek ve yeniden yaşamak zorunda kalmadık mı Suruç’un olduğu gün, o patlama görüntüsü televizyonlarda üst üste defalarca gösterildiğinde?” “Her şeyi anlatamayız. Bu olan bitenlerin sadece bir kısmı.” “Belki sansürleyebiliriz. Alışkınız nasılsa.” “Ben bunları izleyemiyorum ki, hasta ediyor beni.” Sivillerin üzerinden geçen tanklar, üzerlerine gaz bombası atılan yaralılar, öldüresiye dövülen gençler. Biz tartışırken ekranda görüntüler akar durur. “Yok, bunları izlemek kolay değil. Göstermek kolay değil, bunlardan bahsetmek bile kolay değil. Ama biz bunları yaşadık.”

İkinci fragmanda bu videonun yapım sürecinde yaşadığımız grup içi tartışmaları ortaya koymaya çalıştık – sadece kendi yaklaşımımız üzerine düşünmek ve videonun yapım sürecini izleyiciye yansıtmak için değil, tartıştığımız meseleler hakkında bir konsensüse ulaşamadığımız için. Neyi nasıl göstereceğimiz hakkında, nerede başlayıp nerede duracağımız hakkında karar veremediğimiz için kararsızlığımızı göstermeyi seçtik. Şiddet nasıl temsil edilmelidir, imgeler aracılığıyla nasıl ortaya konmalıdır, bizim yöntemimiz nedir? Kolektif içerisinde geçen bitmek bilmez tartışmalar ve tereddüt, işin parçası haline gelir. 

fragman 3:  kumanda ekranı

Resim 3: 15 Temmuz 2016 gecesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan facetime aracılığıyla bağlandığı CNN Türk canlı yayınında Türk milletini darbeye karşı durmak üzere sokaklara davet ediyor. 

15 Temmuz 2016 gecesi sosyal medyaya düşen bazı görüntüler ve haberler ülke genelinde anlaşılmaz ve son derece sıradışı bazı gelişmelerin yaşanmakta olduğuna işaret ediyordu. Söylentilere göre bir darbe gerçekleşmekteydi. Ordu (bugün adı 15 Temmuz Şehitler Köprüsü olarak değiştirilmiş olan) Boğaziçi Köprüsü’ne konuşlanmış, tanklara sokaklara inmişti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Hande Fırat’ın ellerinde CNN Türk ekranlarında belirdiği ana kadar bir masal, bir tevatür havasında yaşanan durum Cumhurbaşkanı’nın ülkeyi ve demokrasiyi korumak adına halka sokaklara inme çağrısı yapmasıyla birlikte değişti. Erdoğan’ın facetime konuşması tevatürlerden gerçeklik yaratan bir andı. O gece pek çok insan hayatını yitirdi, pek çoğu yaralandı. Fiziksel zarar görmeyen birçokları için de geçenin dehşeti uzun süre hatırlandı. Darbe girişiminden beş gün sonra, ilk olarak üç aylığına ilan edilen olağanüstü hal halen sona ermedi. (Bu yazının yazılıdığı tarih olan Nisan 2018 itibariyle.) O geceden sonra yalnızca şiddetin sureti değil, onunla ilişkilenme biçimimimz de değişti. Gündelik hayattaki şiddet ve istisna hali norm haline geldi. 

Bu fragmanın gösterdiği an Türkiye televizyon tarihinin en tuhaf anı olabilir. Cumhurbaşkanı bir sunucunun elinde tuttuğu akıllı telefonun ekranından konuşma yapmaktadır. Facetime araması ara sıra gelen telefon aramaları tarafından kesilir. Daha da ilginç olan ise bu görüntünün orijinaline erişmenin zorluğudur – internette bu ana dair dolaşan imgeler çoğunlukla televizyon ekranının bir başka kamera tarafından kaydedildiği görüntülerdir. 

“Cumhurbaşkanı’nın demokrasi çağrısı”nın bu hayli dolayımlı mahiyeti ekranlar ve ekranlara düşen an(ı)lar hakkında bizi yeniden düşünmeye sevk etti. Bu fragman, “demokrasi çağrısının” Hande Fırat’ın mükemmelen manikürlü ellerinde tuttuğu telefondan, Facetime üzerinden ekrana getirildiği, sunucunun kameraya değil elinde bir telefon formunda tuttuğu Cumhurbaşkanı’na konuştuğu bu son derece önemli ve absürd ana odaklanıyor. 

fragman 4- şiddetin güzel suratları 

Resim 4: Televizyon programından görüntü

İlk bakışta bu görüntülerde şiddete dair hiçbir şey yok gibi. Bu, hükümet yanlısı bir TV kanalında hafta içi her sabah saat 8.30’da yayınlanan bir magazin şovu: Söylemezsem Olmaz. Burada sunucuların Türkiye’de yaşayan ya da başka bir şekilde Türkiye’yle bağlantılı olan ünlülerin Instagram hesaplarını kontrol ettiklerini görüyoruz. Bu kontrolün amacı, 2018 yılının Ocak ayında Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından Suriye’nin kuzeyine doğru başlatılan “Zeytindalı Operasyonu”na destek mesajı paylaşan ve paylaşmayan ünlülerin kimler olduğunu tespit etmek. Ünlülerin hesapları destek mesajı paylaşıp paylaşmadıklarının tespiti için kontrol edilmekle kalmıyor, destek içerikli paylaşım yapılmış olması durumunda bile bu paylaşımın samimi olup olmadığı, söz konusu ünlünün kamusal imajı göz önüne alınarak sorgulanıyor. Eğer bir ünlünün destek içerikli paylaşım yapmadığı görülürse, o ünlünün o günlerde herhangi bir paylaşım yapmış olup olmadığına bakılıyor. Sunucular savaşın hangi şartlarda kabul edilebilir olduğuna, ünlülerin hangi olaylara nasıl tepkiler vermeleri gerektiğine dair uzun tartışmalar yürütüyorlar. Ünlülerin savaş koşullarında kamusal davranışlarının nasıl olması gerektiğine karar veriyorlar – kaldı ki “bu bir savaş değil, bir barış ve huzur operasyonu”. Bu fragman şiddetin normalleşmesinde gelinmiş bulunan noktayı gözler önüne seriyor. Artık şiddete yalnızca müsamaha değil, destek göstermek gerekmektedir. 

Kaynakça

Agamben, Giorgio. Ce qui reste d’Auschwitz: l’archive et le témoin,” Homo Sacer III”. Vol. 3. Rivages, 1999.

Arendt, Hannah. Between Past and Future. Penguin USA, 1961.

Machiavelli, Niccolo. The Prince. Pocket Books: Classics Edition. 2004.

Steyerl, Hito, ve Franco Berardi. “In defense of the poor image.” The wretched of the screen. Berlin: Sternberg Press, 2012.

info@atinush.com

Atina Kolektif© 2019

EU_Flag-2
logo3

Bu websitesi Avrupa Birliği Sivil Düşün Programı kapsamında Avrupa Birliği desteği ile hazırlanmıştır. İçeriğin sorumluluğu tamamıyla Atina Kolektifi’ne aittir ve AB’nin görüşlerini yansıtmamaktadır.

sasd