Fransız Kaldım

“Fransız kaldım” – onları yazmaktan olmazdı…

Hiç derin bir yanlızlık hissettiniz mi?

Türkiye’de yaşayan bir yabancı kadın olarak bazen çoooook yalnız hissetiğim, çok güldüğüm, kendimi hiç anlatamadığım zamanlar epey oldu ve tüm dürüstlüğümle “Fransız kaldım” diye itiraf etmeleyim… Bu oyun metniyle sizinle deneyimimi paylaşayım dedim… 

 

FRANSIZ KALDIM

Giriş: Bu stand-up bir kabarede başladığını anlatıyorum. Yabancı bir arkadaşımızın düğününde onun yaşadıklarını hepimizin yabancı olarak yaşadıklarımızı, gözlemlediklerimizi aktarmak istedim. Evet, “yabancı” olarak yaftalanmak ilginç durumlara sebep olabiliyor… 

  1. « Ciddiye alınamamak bir mesele »

Bir kere Türkçe kolay bir dil değil. Öğrenmek te uzun sürüyor ve ne kadar iyi konuşsanız konuşun bir aksanınız varsa eğer, mutlaka dikkat çeker. 

  • Sene 1: İstanbul’a yeni geldim.

Türkçeyi yeni yeni öğreniyorum. Daha ev bulup yerleşeceğim. O sırada Paris’ten tanıdığım Gözde diye bir arkadaşımda kalıyorum. Ona teşekkür etmek için bir akşam yemeği hazırlamaya karar verdim ve ne kadar güzel entegre oluyorum diye göstermek için köfte yapmayı niyetlendim. Alış verişe çıkıyorum. Migros’a giriyorum ve et satıldığı bölümüne doğru yürüyorum. Kıyma bulmam lazım ama “kıyma” kelimesini bilmiyorum. Cebimde bu küçük sözlük var, bilirsiniz, sarı rengi, Langenscheidt (SÖZLÜK GÖSTER), bakıyorum. “Boeuf” yani “Beef” diye arıyorum. Buldum, mutluyum. Kafamda cümleyi hazırlıyorum “… istiyorum, lütfen”. Başımı kaldırıp oradaki elemana anlatmaya çalışıyorum : 

-Merhaba 

-Merhaba (Yes, So far so good). 

-“Ben Öküz istiyorum”… 

“…?!!!”. 

Yüzüme patlıyor gülmekten adam. 

-“Oups… bir yanlışlık var herhalde…”. 

Sonra bir daha yapmadım bu hatayı, inanın. Sonra bir kez daha küfür edeceğim korkusuyla o sözlüğü açmadım bir daha.

  • Sene 3: Sevgilimle bir ev arıyoruz.

O dönem sevgilim çok çalıştığı için, ev ben bakıyorum. Ne sormam gerektiğini güzel güzel ezberledim. Bir gün, Kadıköy’de bir 2+1’e bakmaya gidiyorum. O evde 18 yaşında bir kız oğrencisi oturuyormuş. Meğerse aile eviymiş orası, annesiyle beraber beni karşılıyorlar. Pazarlık yapacağız diye gözlük taktım, ciddi ciddi evi gezip ezberlediğim soruları tekrar ediyorum “Hıım… ev sobalı mı?…. Yalıtım iyi mi?… Pencereler gürültüyü engelliyor mu? Banyoya bakabilir miyim?”. En son, salona dönüyorum, 

-“Evet, kirası ne kadar..?” 

Anne hiç beni dinlememiş gibi “Ayy yavrum, çok şekersin…. (tahtaya vuruyor) Değil mi Defne, çok şirin maaşallah” başlıyor saçlarıma dokunmaya. Kıvırcık saç effect… bir çocuğa benzediğim için 25 yaşında olsam da, “yavru” olmuşum. Onu anladım. Reşit olmak ya da yetişkin olmak ne kadar göreceli olduğunu da anladım. 

  • Sene 7: Artık Türkçeyi biliyorum

Üniversitede ders gördüm. Türkçem ilerledi ve rahat ifade edebiliyorum. Fransız araştırma Enstitüsü’nde çalışmaya başladım. Orada iki dilde konferanslar veriyoruz. O akşam “Kentsel dönüşüm” hakkında bir panel var, panelin dili de Türkçe ve moderatörlük yapıyorum. Panel sona eriyor ve sonra bir kadeh şarap içmeye davet ediyoruz. Ayaküstü birebir sohbetler devam ediyor. Bir arkadaş geliyor yanıma:

-“Merhaba, ben Bülent. 

-Merhaba, memnum oldum.”

Panel ile ilgili bir iki laf edip asıl mevzuya geliyor. 

-“Bir şey sorabilir miyim? Türkçen çok iyi. Sen gerçekten Fransız mısın? 

-Evet, evet Fransa’da doğdum büyüdüm. 

– Peki anne baba? Türklük var mı?

-Onlar da Fransız ikisi de. 

-HADE CANIM. Nasıl öğrendin bu kadar ya? Ama ismin Selin. Türk ismi…

-“Selin” evet, ama Fransız bir isim aynı zamanda: C-E-L-I-N-E (dje-li-ne).

-Ahhh tamam… CELIIIIINE.

Şimdi yaklaşıp bir göz kırpmasıyla bir sır söylüyormuş gibi:

-Sen ajansın değil mi… 

Sanki bu şaka ilk defa duyuyormuşum gibi kendini çok esprili zannediyor. 

  • Sene 5: Bazen de kafam karışıyordu.

Galatasaray Üniversitesi’nde ders veriyorum. Siyasete giriş dersi Fransızca veriliyor ve çocuklar Fransızca konuşmaya alışsınlar diye Türkçe bildiğimizi söylemiyoruz. 2-3 aydır ne kadar anlayıp anlamadığımı kestirmeye çalışıyorlar. Deniyorlar benle Türkçe konuşmayı. Ben de inadına Fransızca cevap veriyorum “Muhtemelen hoca bilmiyor” diye düşünüyorlar. Bir gün, dersteyken, bir kavram anlatıyorum ve bir kelime aklıma gelmiyor, bir türlü bulamıyorum, bir tek Türkçesi geliyor. Deniyorum deniyorum, dilimin ucunda ama yok çıkmıyor. Orada pes ettim. Onlara dönüp bakıyorum:

-“Soyut?” (GÜLÜMSE). 

Gülmekten patlıyorlar. 

-“Fransızcası neydi? 

Abstrait, hocam, abstrait”. Tabi ki bundan sonra, çocuklarla kanka olduk ve sadece Fransızca konuşarak bir daha ders yapamadık. 

+Bazen kelimeleri doğru kullanmak ta zor. Üstelik daha çok sokakta arkadaşlarla öğrendiğimiz zaman bazen argo kaçırabiliyoruz: “şerefsiz” – “yok be”- bazen ağzımdan çıkıyor ve hep doğru kişiye değil…. Upssss, hıhı… (YAZMAK)

  1. « Türklerden daha türk olmuş »
  • Tabirler kullanmaya başladığımızda, insanlar çok eğleniyor : “Maşallah” diyoruz, herkes şaşırıp gülüyor. “Türk olmuş”. Böylece “yabancı gelin” ve “yenge” diye adlandırıldım. 
  • Türkçe konuşan yabancılar az sayıda oldukları için, insanlar Türkçe öğrenilmez bir dil olduğunu zannediyorlar. 

Bir çeşit heyecan yaratıyor ve sonsuz bir dil sınavına giriyorsun: orada farklı tarzlar var

-fazla heyecanlı olanlar: «Vallah benden daha iyi Türkçe konuşuyorsun. Aksanın sıfır neredeyse.»  

-biraz daha dürüst ama romantik olanlar: « evet ama aksanım çok tatlı, burnunla konuşuyorsun »

-düzeltmeye çalışanlar: 

« Ankara de bakayım / ANKARA / Hayır… “A-N-K-A-R-A” 

  • O kadar inanmıyor ki insanlar, bazıları inadına sizinle İngilizce konuşmaya çalışırlar: 

Bir gün bir arkadaş arıyor beni. Bir çocuğa Fransızca ana dili olan ders verebilecek biri aranıyormuş. Ailesi zenginmiş. Telefon açıp randevulaşıyoruz. Ev boğaz manzaralı filan. 

-« Helloooooo Celiiiiine! 

– Merhabalar, çok memnun oldum.”

Bazen şaşır insan. Halini hiiiiç bozmuyor ama 

-« So, let me introduce you my daughter. She knoes already a little bit of French so … 

-Merhaba Buse, nasılsın ?”

Babası devam ediyor. İngilizce konusunda neden bu kadar ısrarcı diye anlamaya çalışıyorum. Boğaziçi mezunu belki… ya da yurtdışında yaşamış ve unutmuş Türkçesini…

-« So, for how long have you been here. 

-4 sene oldu, Kadıköy’de yaşıyorum.”

Çocuk ta şaşkınlık içinde, anlam veremiyor. Tüm sahneyi şahit olduğu için bi ona bakıyor bi bana bakıyor. Dillerde kaybolmuş, beyni hata vermiş. İngiliz olsaydım anlardım da… Türkçem ile ilgili kompleks yapacağım şimdi arrfgg 

  • Ancak, bazı konularda yeterince Türk olmuyormuşum. 

İngilizce konuşmaya karar verdiğimde mesela. Tabi Fransız aksanı sonsuz bir alay söz konusu…. Argg… kabul… ama abartmayın: « punk » / « bus » kelimelerinin telafuzu konusunda anlaşamayacağız. 

  • Bir engel daha sayabilirim. 

Akıcı konuştuğunuz zaman, farklı bir kültürden geldiğinizi unutabiliyorlar insanlar. Bazen iyi bir şey, bazen değil. İş yerinde mesela. Oradaki hiyerarşi ilişkilerini anlamak biraz uzun sürüyor. Bir iş ilanına cevap veriyorum: “Kadın Fotoğraf asistanı aranıyor”. Ben saf bir şekilde, bir fotoğrafçıya yardım edeceğimi düşündüm. Meğerse asistanlık onun yerine iş yapmak içinmiş. Tüm gün beni koşturuyor tüm fotoğrafları bana çektiriyor. O sırada kendisi piyasa yapmakla meşgul. Üstelik oturmaya gelebildiğim anlarda, ona kahve getirmiyorum diye laf sokuyor “Asistana bak yaa”. Haftanın sonunda, geberiyorum. Neyse… bir şey sorasım geldi. “Bu arada neden kadın asistan istediğinizi belirttiniz?” “Kadınlar daha hizmetkâr diye… Erkek egosuyla uğraşamam”. Vallah erkek dezavantajı yaşayıp kadın hizmetkarlığını anlamamış arkadaş… tabi ki yanlış seçki. Sinirli biraz. Yalnız dönüşte, uçakta inanılmaz türbülans oldu… Görseydiniz suratını… (KENAN’I TAKLIT ET) Tüm karizması gitmiş! Bu halde görmekten o kadar zevk alıyorum ki, kendi korkumu unutmuşum. 

  • Bu çok açık bir seksizm diyeceksiniz. Evet, doğru. Daha saklı gizli yansımaları var.

Bir dönem, Fransızca dersi bir sınıfa veriyorum. O gün, ülkelerin ismini anlatıyorum ve bazıları “eril” (“LE”) bazıları “dişi” (LA) istediğini öğretiyorum. Fransa “La France”, dişi, “Le Portugal”, eril. “La Russie”…. “Ya Türkiye nedir tahmin edin bakalım”… Sessizlik. Kimse cevap vermeye cesaret edemiyor. “LA Turquie”, dişi oluyor. Arkada bir erkerk öğrencisi “Hayır, olamaz!”, diye sınırdan kalemini yere atıp isyan ediyor çocuk. Hayal kırıklığına uğradı birden. Acı mı bu kadar? Sorry boy… 

  1. Fransa’yla ilgili klişeler çıkmaya başlar
  • Fransız mısınız ? Birden bir sürü şeyden sorumlu tutuluyorsun. Orada da farklı tarzlar var:

-Entel : « J’adooooore » hatırladığı fransızcayı konuşmaya başlıyor. Fransız okulundan mezun, Notre-Dame de Sion, başlıyor Victor Hugo’nun bir şiiri anlatmaya. Bana bakıyor ve ona devamını söyleyeceğimi zannediyor… vallah bu şiiri bilmiyorum bile. Vatandaşlığımı bu şekilde mi kanıtlayacağım?

-Hayal kırıklığına uğrayan: “Paris’e gittim, kimse benle İngilizce konuşmak istemedi…” ben de sevmiyorum Parislileri. Ekip kuralım mı?

-İncelik eksikliği : « Voulez-vous coucher avec moi ce soir »….:-) (Dipnot: “Benle yatmak ister misiniz? Şarkı var ya) kaçıncı kez duyuyorum biliyor musun? Çok orijinal

-Sinirli ve politika konuşmak isteyenler: Ya ermeniler, ya kürtler ya siz naptınız Cezayır’de ? « Hııım…. Ben Cezayir kökenliyim ».. Surat asık susuyor. Mouaf, yakalandı. 

-Sığınma talebi bulunmak isteyen gelip sana dayanışıyor: vallah, çok kısa zaman içinde bir sürü şey öğrendim ben de. Evrak işi bizim işimiz! (PROFESYONEL BİR TONLA). Evlenmek isteyen de oluyor… Oyundan sonra yardımcı olabilirim bu arada.

  1. Kadın olmak
  • Yabancı kadın olarak, özel bir muameleye layık görülüyoruz

Charlotte diye bir arkadaşım vardı. Boyu 1.75, sarışın, uzun saçlı, büyük memeli… evet, evet, anladınız. Sokaklarda rahat dolaşamıyorduk kadınla. Sanki Antalya’daymışız gibi hissediyorum “Hello, hello, how are you” “pfft” bazen biraz ruşça duyuyorsun tabi. Türkçe bildiğimizi tahmin etmiyorlar tabi. Dönüyorum ve gözlerine bakıyorum : “Efendim? Bir şey mi dediniz”. Herif inanamiyor, birden dikilip önünü ilikliyor. “Hayır, hanefendi, size değildi”. 

  • Kadın olarak ta, bir takım şeyler öğrenmek lazım.

Geldiğimde İstanbullu bir sevgilim vardı (evet, Türkiye saplantım erken yaşta başladı) ve bana şunu demişti: “Céline, fazla gölümsüyorsun, sorun yaşayacaksın”. Allah, Allah, fazla gülümsemek nasıl bir problem olabilir yahu. Sonradan ne demek istediğini anladım tabi… Sanırım gülümsemek-evet anlamına geliyormuş… Bir çeviri hatası sayılır bence… Bir gün, bir arkadaşla beraber çaycıda oturuyoruz. Sohbet ediyoruz. Karşımızda bir çift oturuyor, bize bakıyor gülümsüyor ve selam veriyor. Belki tanıdık diye selam veriyorum bende. Sohbet etmeye devam ediyoruz. Birkaç gün sonra, bir partide kadınla karşılaşıyoruz ayaküstü konuşmaya başlıyoruz:

-“Ah, sendin geçen. Arkadaşımın çok hoşuna gittin. Sevgilin var mı?

-“Var” diyorum. Sonra başka şeyler konuşuyoruz. Muhabbet fotoğrafa geliyor:

-“Aaa ne tesadüf, galeriniz mi var? Arkadaşım da fotoğrafla uğraşıyor. Gelebilir mi?”

Ben de tabi, herkese açık olduğunu anlatıyorum ve tabi ki uğrayabilir. Ne demişim Allah. İki gün sonra, bir arkadaşla beraber dolmuştayız, eve gidiyoruz. Bilinmeyen bir numara arıyor. 

-“Alo.

-Selam, ben Selçuk, Lara’nın arkadaşı. Nasılsın?”.

Galeriye gitmiş, beni bulamamış, karşıdaki dükkândaki Hüseyin abiye gidip numaramı istemiş. “Galeriye gelecek misin?”. Ne münasebet! Hayır diyorum, ve kapatıyorum. Garip. Yanımdaki arkadaşım Melisa bana bakıyor: “Yeterince soğuk olmadın” Ne??? Vallah öyle oldu. Ertesi gün tekrar arıyor, bu sefer akşam saat 11.00. Bu sefer korkmaya başladım. Sevgilimi arayıp onla dertleşiyorum bu konuda. “Ben arayım” diyor. Feminist olarak söylemesi ayıp, pek hoşuma gitmez böyle yöntemler ama başka bir şey gelmedi aklıma. Bekliyorum. 5dk geçiyor, 10dk, 15 dk geçiyor bana hiç dönmüyor. Onlar sevgili mi oldular yoksa… Dayanamayıp arıyorum. Sevgilimin sesi soğuk geliyor. 

-“Noldu? Nasıl geçti? 

-Vallah herif dürüst birine benziyor. Senden bir sıcaklık geldiğini söyledi.

-Manyak mu bu yaa? Ne sıcaklığı be?”

Meğerse telefonda konuşup kapatacakken “görüşürüz” demişim. Şimdi sevgilimi ikna etmek durumunda kalıyorum bu sefer. Her zaman bir güvensizlik ve alt niyet okuma çabası… Siyasilere teşekkürler.

Fransa’da nasıl diyeceksiniz? Çok mu farklı… değildir. Ama burada “Fransız kaldım” diyebilecek lüksüm var….

info@atinush.com

Atina Kolektif© 2019

EU_Flag-2
logo3

Bu websitesi Avrupa Birliği Sivil Düşün Programı kapsamında Avrupa Birliği desteği ile hazırlanmıştır. İçeriğin sorumluluğu tamamıyla Atina Kolektifi’ne aittir ve AB’nin görüşlerini yansıtmamaktadır.

sasd